Bu sefer sıra Selcen’im de. Geç bile kaldım. Benim arkadaşım
değil, yapıtaşım o.
O varken kimseyi aramam, çünkü Selcen benim ailemdir aynı
zamanda. Sadece ailenizle bağıra çağıra kavga edip sonra hiçbir nifak tohumu
kalmadan – ama gerçekten hiç ama hiç kalmadan – yolunuza devam edersiniz. Anneniz
yada kardeşiniz bir şeyi kafanıza kakarak söylediğinde bilirsiniz ki
iyiliğinizi istiyor, başka hiçbir niyet yok altında, bu yüzden onun ağzından
çıkan hiçbir laf acıtmaz. İşte bunlara bakarsak, hiç şüphe yok ki Selcen de
benim ailem.
Selcenle ilgili hatırladığım en eski şeylerden biri
lisedeyken onların evinde oturup böğürtlen çayı içip sohbet etmelerimiz. Hem de
iyice demli bir böğürtlen çayı, koyusundan. Şimdi içsem midemi delebilecek o
ekşi sıvı o günlerde ne güzel gidiyordu henüz mide yanması bilmeyen gençlikte.
Bir kapağı atsak İstanbul’a iyiydi, tek derdimiz buydu.
Süper bir zeka ile inanılmaz bir saflık nasıl olmuşsa onun
bedeninde birleşmiş. Bir bakarsın ablası olurum onun, öyle bir saf saf bakar ki
suratıma, sözümden çıkmasın diye ensesinde devriye gezerim. Sonra bir konuşur,
ben derim, dünyanın en salak kızıyım iyiki Selcen var da bu yaşa gelebildim.
Yin-yang’ın en uç haliyiz biz. Birbirimizi nerde tamamlayacağımız belli olmaz.
Mutlaka tamamlarız ve karşınıza tamam çıkarız. Yani biz bir restoranın
tuvaletinden yan yana gülüşerek geliyorsak, az once birimiz diğerimizi
kusturmuş olabilir ve siz bunu biraz zor anlarsınız.
Selcen öncelik sırası yapmayı çok iyi bilir. Eee ne var ki
bunda demeyin, öncelik sırası yaptığını sanan çoğu insan bunu yapamıyor. Eğer
öyle olsa herkes onun gibi hem kariyer yapar, hem ailesini ihmal etmez, hem de
dostlarının vazgeçilmezi olur, hem rakı sofralarının aranan yüzü hem de tatilin
dibine vuran kişi olurdu. Üstelik bunları yaparken gözünden hırs fışkıran hayatı
projeleştirmiş ve her şey benim olsuncu standart Türk kızı olmadan
yapardı. Ama her şeyin en güzelini yapıp, hem de bunu doğal bir akışta plana
programa dökmeden yapmayı sadece Selcen başarabildi. Tabii Selcen’in tüm
bunları yapması için prenses uykusunu alması gerekli bu konuda da net olalım.
Bir keresinde çok hasta olmuştum, Selcen yanımdaydı (ki genelde hep öyle olur), annemi aradım gelsene yanıma diye, “Selcen benden daha iyi bakar sana” dedi, vallahi ben de inkar edemedim. Üniversitede bi kere grip olduğumda gidip onun evinde, odasındaki çekyatta yattım. O meğer ben uyuduktan sonra dışarı çıkmış, bildiğin gezmiş eğlenmiş sabaha karşı gelmiş. Ama ben onun evinde kalıyorum gece başımda bekler terlersem kaloriferi kısar üşürsem üstümü örter diye rahatlayıp bunun psikolojisi ile sabaha neredeyse iyileşmiştim. Buna da Selcen tarzi placebo etkisi diyoruz. Kız yanımda olmadan beni iyi etmiş yani.
Tam bir görev insanıdır. Çiğdem doğuruyor, Seçil evleniyor
ya da ben kitap yazıyorsam objektiflere bilin bakın her karede kim gülümsüyor? Hayat
sahnesinde bize sürekli sufle verir. Rolümüzü güvenle üstleniriz bu sayede. Çok
sahici bir dosttur. Millet ağzım burnum derken Selcen atı alır Üsküdar’ı geçer.
Zaten bu rutin yazıları yazdığım dostlarımın en ortak özellikleri bahanesiz kimseler
olmalarıdır. Bahanesi olanlara benim de bahanelerim var. Kalemim bitti,
internet çekmedi. Ancak böyle gönlü sonsuz olanlar kelimleri su gibi akıtmaya
değer benim için.
Çok zorluklar geçirdik biz Selcen’le birlikte, ama bizim
hayatta kalma stratejimiz hep bugünden mutlu gelecekten umutlu olmak oldu o
yüzden bu yazıda zorlukların yeri yok. Cihangir'de uzayan kahvaltılar var, çiçekler var. Her yere serptim çiçekleri. Selcen
görür onları, siz göremezsiniz. Dedim ya, bir Selcen Buğday olmak kolay değil,
on fırın eklemek yemek lazım. Yalnız kepekli olsun. Hadi bakiyim.
