Wednesday, December 31, 2014

Selcen'im



Bu sefer sıra Selcen’im de. Geç bile kaldım. Benim arkadaşım değil, yapıtaşım o. 

O varken kimseyi aramam, çünkü Selcen benim ailemdir aynı zamanda. Sadece ailenizle bağıra çağıra kavga edip sonra hiçbir nifak tohumu kalmadan – ama gerçekten hiç ama hiç kalmadan – yolunuza devam edersiniz. Anneniz yada kardeşiniz bir şeyi kafanıza kakarak söylediğinde bilirsiniz ki iyiliğinizi istiyor, başka hiçbir niyet yok altında, bu yüzden onun ağzından çıkan hiçbir laf acıtmaz. İşte bunlara bakarsak, hiç şüphe yok ki Selcen de benim ailem.

Selcenle ilgili hatırladığım en eski şeylerden biri lisedeyken onların evinde oturup böğürtlen çayı içip sohbet etmelerimiz. Hem de iyice demli bir böğürtlen çayı, koyusundan. Şimdi içsem midemi delebilecek o ekşi sıvı o günlerde ne güzel gidiyordu henüz mide yanması bilmeyen gençlikte. Bir kapağı atsak İstanbul’a iyiydi, tek derdimiz buydu.

Süper bir zeka ile inanılmaz bir saflık nasıl olmuşsa onun bedeninde birleşmiş. Bir bakarsın ablası olurum onun, öyle bir saf saf bakar ki suratıma, sözümden çıkmasın diye ensesinde devriye gezerim. Sonra bir konuşur, ben derim, dünyanın en salak kızıyım iyiki Selcen var da bu yaşa gelebildim. Yin-yang’ın en uç haliyiz biz. Birbirimizi nerde tamamlayacağımız belli olmaz. Mutlaka tamamlarız ve karşınıza tamam çıkarız. Yani biz bir restoranın tuvaletinden yan yana gülüşerek geliyorsak, az once birimiz diğerimizi kusturmuş olabilir ve siz bunu biraz zor anlarsınız.

Selcen öncelik sırası yapmayı çok iyi bilir. Eee ne var ki bunda demeyin, öncelik sırası yaptığını sanan çoğu insan bunu yapamıyor. Eğer öyle olsa herkes onun gibi hem kariyer yapar, hem ailesini ihmal etmez, hem de dostlarının vazgeçilmezi olur, hem rakı sofralarının aranan yüzü hem de tatilin dibine vuran kişi olurdu. Üstelik bunları yaparken gözünden hırs fışkıran hayatı projeleştirmiş ve her şey benim olsuncu standart Türk kızı olmadan yapardı. Ama her şeyin en güzelini yapıp, hem de bunu doğal bir akışta plana programa dökmeden yapmayı sadece Selcen başarabildi. Tabii Selcen’in tüm bunları yapması için prenses uykusunu alması gerekli bu konuda da net olalım.

Bir keresinde çok hasta olmuştum, Selcen yanımdaydı (ki genelde hep öyle olur), annemi aradım gelsene yanıma diye, “Selcen benden daha iyi bakar sana” dedi, vallahi ben de inkar edemedim. Üniversitede bi kere grip olduğumda gidip onun evinde, odasındaki çekyatta yattım. O meğer ben uyuduktan sonra dışarı çıkmış, bildiğin gezmiş eğlenmiş sabaha karşı gelmiş. Ama ben onun evinde kalıyorum gece başımda bekler terlersem kaloriferi kısar üşürsem üstümü örter diye rahatlayıp bunun psikolojisi ile sabaha neredeyse iyileşmiştim. Buna da Selcen tarzi placebo etkisi diyoruz. Kız yanımda olmadan beni iyi etmiş yani. 

Tam bir görev insanıdır. Çiğdem doğuruyor, Seçil evleniyor ya da ben kitap yazıyorsam objektiflere bilin bakın her karede kim gülümsüyor? Hayat sahnesinde bize sürekli sufle verir. Rolümüzü güvenle üstleniriz bu sayede. Çok sahici bir dosttur. Millet ağzım burnum derken Selcen atı alır Üsküdar’ı geçer. Zaten bu rutin yazıları yazdığım dostlarımın en ortak özellikleri bahanesiz kimseler olmalarıdır. Bahanesi olanlara benim de bahanelerim var. Kalemim bitti, internet çekmedi. Ancak böyle gönlü sonsuz olanlar kelimleri su gibi akıtmaya değer benim için. 

Çok zorluklar geçirdik biz Selcen’le birlikte, ama bizim hayatta kalma stratejimiz hep bugünden mutlu gelecekten umutlu olmak oldu o yüzden bu yazıda zorlukların yeri yok. Cihangir'de uzayan kahvaltılar var, çiçekler var. Her yere serptim çiçekleri. Selcen görür onları, siz göremezsiniz. Dedim ya, bir Selcen Buğday olmak kolay değil, on fırın eklemek yemek lazım. Yalnız kepekli olsun. Hadi bakiyim.

Tuesday, December 23, 2014

İrem kuş



Hani küçük finolar vardır, dev kadar kurt köpeklerine bile dayılanır, parçalayacakmış gibi havlar. Sanırım benim gibi, onların da arkasında bir İrem’i var. Tüm dünyayı karşıma alsam da yanımda olacağını bildiğim dostumu yanımda hissettiğim ilk günden beri bende ayrı bir cesaret var.  Çünkü bu öyle böyle bir yanında olmak değil. Ben hayatımda İrem’in üşendiğini görmedim. Orada olmasını istiyorsanız, orada olur. Basit ve net. Dalaveresiz.
Kötü gün dostları çok değerlidir, ama ne derler bilirsiniz, iyi gün dostu bulmak daha zordur. İşte ben onu en çok İrem’de buldum. Güzel günlerimi benimle aynı coşkuyla kutladı, sanarsınız beni o doğurmuş, ne zaman mutlu bir anım olsa, İrem’i hep karşımda gözleri dolu dolu ve sevgisi yüzünden taşarken buldum. Ne çok sevindim, ne şanslıyım dedim, ne şanslıyım ki herkesin kendini düşündüğü bu dünyada, sadece ben o an mutluyum diye bunca mutlu olabilen biri var. Düğün videomuzda biz salona girmeden evvel insanlar etrafına bakınıp, nikah şekerlerini inceleyip, bir şeyler atıştırır ve bizi beklerken; İrem’in okuma bayramında sahneye çıkacak çocuk gibi gözü kapıda, ağzı kulaklarında bekleyişini unutamıyorum.
Onunla gezmediğimiz yer kalmadı. Balıkesir, Altınoluk, Bozcaada, İzmir, Ankara, Denizli, Bursa, Kırşehir, Çerkezköy, Zonguldak, Alaçatı, Bodrum… Bahanesiz gönüllerimiz bir araya gelmiş, gençlik güzellik, daha ne olsun, gezdik yedik içtik. Sefamız olsun.
Evlerinde eskiden bir ranza vardı. Birimiz altta birimiz üstte yatar, saatlerce konuşurduk. Herkes arkadaşının evinde kalır, ama herkesin biribirinin teyzesinin dahi evinde yatmışlığı var mıdır? Sanmıyorum. Bizimkisi artık aileden biri olmak... Öyle “arkadaşlık” falan kusura bakmayın ama, çok “yeni başlayanlar için sevgi sözcükleri” seviyesinde kalır bizim için.
İrem’e hep kahve falı bakardım. Söylediklerimin hepsi de oldu. Fal bildiğimden değil, onu iyi tanıdığımdan. O da beni tanır. Hem de nasıl. Hırslarımız yoktur bizim. Gaza gelirsek eğer, muhakkak bir sevdiğimize bir sürpriz hazırlamanın peşindeyizdir. İrem’in duygusallığı fenadır, bütün dertler onun meselesi, bütün çocuklar onun çocuğu, bütün mücadeleler onun davasıdır. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın demez, yılan kime dokunursa dokunsun onun için aynıdır, kendi çıkarları ile ilgilenmez, ama gözünün önünde bir mazlumun ahını alırsanız da asla görmezden gelmez. Onun gibilerden daha fazla olsa etrafta, herkes haksızlık etmeye korkardı eminim ki. Ayağını denk alırdı. Ne de iyi olurdu.
Yıllar geçti, geçiyor ama güzel dostlukların, bir sürü evimiz olduğunu bilmenin huzuru ile. Farklı farklı evlerin salonlarında, aynı sıcaklığı tadıyoruz. İrem benim öğrenciliğimde oturduğum duvarları rutubetten küflenmiş evimde olduğu gibi bugünkü de evimde “Ay ben terlik istemem, yerler çok sıcak” deyip dolaşıyor ve hepsine neşe getiriyor. Ne sınavlara girdik beraber. Aman Allah’ım ne sınavlar. Sonra anladık ki meğer bir şey değilmiş onlar. Esas sınavlar bizi İTÜ’den dışarıya tay tay adımlarla çıktığımızda bekliyormuş. Onları da birer birer çözüp, kağıtları ilk biz veriyoruz, ve çıkışta yeni kantinimiz olan Kirpi’de tadımlıklarımızı söyleyip çayımızı içiyoruz. İtiraf ediyoruz çayı İTÜ kantininden güzel. Sohbetin tadı? Asla değişmedi.

Monday, December 22, 2014

Merve



Söz uçar yazı kalır deyip kız arkadaşlarımı anlatmaya başladığımdan beri bir kaç ay geçti. Bu sefer sıra Merve’de. Benim en “dirençli” dostluğum Merve ile olandır. Birbirimizi bir yıla yakın göremediğimiz zamanlar bile olmuştur ama asla ve asla birbirimizle ilgili önemli bir gelişmeyi kaçırmayız, birbirimizi hissederek bile güncel kalabiliriz. Kulağa uç gelse de bu hep böyle oldu.
Merve insanları tanıdığı anda onlara 10 puan verir. Eğer uğraşıp onu düşürmesseniz size hep 10 puanlık yaklaşır ve öyle davranır. Kişi karşısında kendisini görürmüş. Onun size ilk tanıdığında 10 puan vermesi, sizden dolayı değil, kendi dolu karakterindendir.
Her ortama ayak uydurabilen insanları bilir misiniz? Hani bir michelin yıldızlı restoranda da, bir kokoreççide de hiç sakil durmayan, hepsinin tadını çıkarabilen, her yaştan her tip insanla diyalog kurabilen, ağır abiyeleri de, salaş t-shirtleri de sanki o kıyafetin içinde doğmuş gibi rahat taşıyan, siyahtan beyaza geçerken hiç yorulmayan, hepsini benimseyen? İşte Merve onların hasıdır bana gore, gördüğüm en başarılı örneğidir. Bunu kendini zorlayarak yapmaz, Merve’nin doğası böyledir.
Onunla tanışmam o kadar rastlantısal oldu ki, birbirimizi gerçekten tanımamızı istemiş Tanrı, birbirimize çok ihtiyacımız olacağını biliyormuş. Gerçekten de öyle oldu. Bazı durumlarda aynı anda aynı zorlukları yaşadık. Sadece birbirimizi anladığımız için ayakta durabildiğimiz zamanlar oldu. Benim için o vazgeçilemez bir dost. Her şeyi anlatabilirsiniz, çünkü yorulmadan uzun tasvirlere gerek duymadan şıp diye anlar Merve.
Bazen onun daha genç yaşına ragmen çok şey sığdırdığı yaşamını romana benzetiyorum. Ayşe Kulin romanları vardır ya hani, onlara benziyor Merve’nin de hayata karşı dik duruşu, çok mutlu anları da büyük zorlukları da hanımefendi bir tavırla göğüslemesi.
Bu yazıda Merve’nin ailesine değinmessem de olmaz, çünkü ailemden çok uzak olduğum bu şehirde Merve’nin annesini görünce annemden bir parça görümüşüm gibi rahatlıyorum. Evlerinde kendimi güvende hissediyorum. Bazı yerlerde “Burada bana bir şey olmaz” gibi hissederiz, onlar ailecek bana bu hissi verebildiklerinden çok değerliler. O evde benim hangi yemeği sevdiğim, izlediğim diziler ve kahveyi nasıl içtiğim kayıt altında. Aldığım küçücük hediyeler baş köşelere konmuş. Evinden uzak yıllar geçirmiş biri için bunun ne kadar değerli olduğunu bilemezsiniz. Çok özel bir insan olan babasını bir kaç sefer görebildim, bunun için bile kendimi şanslı sayıyorum. İzlerini Merve’de yıllardır görüyorum ve bu kadar babasının kızı olmasını çok seviyorum.
Değinmeden geçemeyeceğim bir başka konu da Merve’nin yaşamıma değdirdiği ve değer değmez her şeyi güzelleştiren yeteneği. Benim kitabımın kapağı için bir tasarım yaptı, ve dilden dile dolaştı kitabımın kapağı. Başarımın gizli kahramanı oldu.
Çok mutluyum ki hayatımda onun gibi sadece beni gördüğü için bile mutlu olabilen, bana ne kadar önemli olduğumu hissettiren bir dostum var. Darısı başınıza!

Thursday, December 11, 2014

Zeynep (Benim için Zeyno)

Şimdi sıra Zeynep'te. İçimden o geldi bu sefer.
Ah Zeyno'm benim, prensesim. İçinin güzelliği yüzüne yansımış dediklerinden. En sahicisinden.

Zeynep, bence tüm dünyevi hırslardan arınmış, hatta arınmayı bırak onlara hiç yaklaşmamış biri. Onların yerini sevgi ile doldurmuş. Ama sevgi ile dolup da öyle yumuş yumuş olmamış, sağlam bir karakter çatısının üzerine oturtmuş sevgisini. Yani sert bir ağacın, güzel çiçeklere bürünmüş hali gibi onun ruhu bence.

Çok zorluklar yaşamış ama bunların enerjisini düşürmesine hiç izin vermemiş biri aynı zamanda. Bu nedenle ona saygım çok büyük.

Sanırım çok çok çok utanacağım bir şey yaşarsam bunu sadece ona anlatabilirim. Hani bazen birine bir şey anlatırken, "İleride aramız bozulur da bu insana bunu anlattığıma pişman olur muyum?" dersiniz ya, bu asla olmaz Zeynep'te, karşısınızda o varken gönlünüz hep rahattır, suya anlatır gibi anlatırsınız. "Nasılsa Zeynep var" dedirten bir dosttur. En kötü ihtimalde bile o dosta sahip olduğunu bilmenin huzurunu yaşatır. Çin Seddi gibidir.

Sanırım en çok gülüşünü ve saçma sapan yerlerde ettiği şok edici laflarını seviyorum. Gülüşü bebek gülüşü gibi saf. Çizgifilm izlerken gülen yetişkinler olur ya hani, özenirsiniz onların hala bunlara gülebilecek kadar berrak kalmış iç dünyasına, işte Zeyno da böyle güler. Canım derim içimden, hep böyle gül inşallah.

Onunla ilgili en unutulmaz anım pazar akşamı sahilde otururken evlenmeye karar vermesi ve onu takip eden perşembe günü sadece 20 kişinin katıldığı bir törenle, annesinin 40 yıl evvelden kalan beyaz dantel elbisesini giyip evlenmesidir. Ben bu kadar sahici bir evlilik hiç görmedim. Çok çalışır ama terfii versinler diye değil, alnı ak olsun diye. Herkes ev alıyor diye ev almaz. Kendi düğününün detaylarını bile bilmez. Herkes çocuk yapıyor diye çocuk yapmaz. Sosyal medyada hiçbir hesabı yoktur. Egosu bulutların üzerinde oynaşsın diye sağda solda üç kuruşluk insanların beğenisine sunduğu bir hayatı olmadığından, sosyal medyayı ne yapsın zaten. Teatral bir hayatla zaman kaybetmektense, sevdiklerine zaman ayırır. Hiç unutmaz iyi yolculuklar demeyi, iyileştin mi, sunumun nasıl geçti, doktora gidecektin gittin mi; bunları sormayı hiç unutmaz. Evinin kapıları hep size açıktır, öyle geleceksiniz diye oturup lavabo fln da ovmaz. Dedim ya onun işi şovla değil. Naif bedeninde çok büyük bir özgüven taşıyor çünkü, böylesini hiçkimse taşımıyor başka çevremde. 

Bazen diyet yapar zayıflar, çok güzelleşir seviniriz. Sonra kilo alır tombik kollar yerine gelir, doyasıya sıkacağız diye yine seviniriz. Hayatın tadlarını itekleyecek bir iradesi yoktur çünkü. Öyle olsa zaten pek çok kişi gibi sevdiklerini değiştirmeye çalışırdı, ama yok değiştirmez, olduğu gibi kabul etme ustasıdır Zeyno'm. Eleştirir, hem de pek güzel, ama değiştirmez.

O alçakgönüllü haline baksanız; çılgınlık yapmak yada göz göre göre hata yapmak istediğinizde sizi en çok destekleyecek kişi olduğuna inanamazsınız. Bunun hayatın bir parçası olduğunu nefes alır gibi doğal bir tavırla kabul edişi karşısında ben hep; "Zeyno gördü geçirdi, dünyaya bir kere daha mı geldi?" derim içimden.

Yani benim için onun dostluğu, yazın çınar gölgesi, kışın odun ateşi..