Tuesday, May 31, 2016

Empati ve Sempati



Yeğenim Batu’nun lego sepetini döktük bir gün, legolardan harika bir çiftlik inşaa ediyoruz. Keyifli keyifli oynuyoruz yani hala-yeğen. Bir tane de küçük top girmiş lego sepetinin içine, onu ne yapacağımızı bir türlü bilemiyoruz. Batu en sonunda durdu yüzüme baktı “Topu ne yapacağız hala?”
Kendimi bazen lego sepetindeki top gibi hissediyorum.
            Hep düşünüyorum da, Türk toplumunun en büyük sorunu “empati” yapamamak galiba. Benim kendi ufak dünyamda en büyük sorunum da, kimsenin yapmaya tenezzül etmediği bu “şeyi” baş görevim edinmiş olmak.
Annem aynı zamanda anaokulu öğretmenimdi. Bana sadece bir defa dedi ki; “Senin annen bütün gün yanında, ama o çocuklar annelerinden ayrılıp okula geliyor ve gün boyu annelerini özleyip duruma alışmaya çalışıyorlar. Sen bana okulda “Anne” dersen, sarılıp öpersen, üzülürler. O yüzden okuldayken öğretmenin olarak gör beni.” Tabii öyle göremezdim, ama öyle görmesem de öyle davranırdım. Daha 5 yaşında başladım yani empati yapmaya… Küçükken yazlıkta bazen boğazım şişerdi hasta olurdum, denize giremezdim. O günlerde, isterdim ki o hafta deniz hep dalgalı olsun, kimse giremesin. Annem bana hep “Işıl sen koca yaz boyu burdasın, ama sadece 1 hafta tatile gelen bir sürü insan var etrafta. Denize girmek onların da hakkı. O yüzden deniz hep düzgün çarşaf gibi olsun diye dua et bu hafta, kendin için değil onlar için”derdi. Üniversiteye girdim, ilk defa bir fabrikada staj yapacağım zaman babam dedi ki; “Fabrikada gezerken orada çalışan işçilere sürekli selam vereceksin, kolay gelsin diyeceksin. Yoksa eğitimli insanların kendilerini onlardan daha önemli gördüğünü zannederler, rahatsız olurlar.”
İşte böyle yüzlerce örneğim var… Bana hiç “çalış, başarılı ol, kariyer yap, evlen vb.” denmedi büyüdüğüm evde. Önemli olan hep kendini başkalarının yerine koymak, çevrene değer vererek yaşamaktı. Bir de sağlıklı ve mutlu olmak. İş güç kariyer para mesele değildi. İlk romanım yayınlandığında yazlıkta yan komşumuzun anneme balkondan seslendiğini duydum, “Ya Sema Işıl çocukluğundan beri çok özel bir çocuktu ama bu kadar güzel bir roman beklemiyordum! Nasıl bunca şey biriktirmiş?” Annem de çiçekleri sularken başını bile kaldırmadan “Ne bileyim valla çok sever küçüklüğünden beri hikaye uydurmayı zaten öyle aklına gelmiş gelmiş yazmış işte.” Elbette mutluydu bir hayalimi gerçekleştirdiğim için, o kitap çok beğenilip çok sattığı için. Ama böbürlenmiyordu. Onun için kendisiyle barışık ve çevresine değer veren bir çocuk yetiştirmek önemliydi çünkü. Armut dibine düştüğünden, ben de hep insanın en önemli erdeminin sevgi ve saygı olduğunu düşündüm, başımıza gelen güzellikler evet bizimdi ve çok özellerdi, paylaşmaya değerdi. Ama öncelikle çevremizden sorumluyduk. Ofisteki çaycının ne sıkıntısı var bilmiyorsak, onun için elimizden geleni yapmıyorsak, kapıdaki güvenliğin adını bilip her sabah adıyla selam vermiyorsak  o ofiste hangi pozisyonda çalıştığımızın hiçbir anlamı ya da değeri yoktu.
Böyle böyle minik bir empatisyen yetişti yani. Bunun kendisine ne büyük yük olacağını da o zamanlar bilemiyordu tabii. Bunun için ailemi ne “mükemmel” diye tanımladım, ne de “Aaaa niye böyle yaptılar” dedim. Onlar kendi ilkelerine göre kendi erdemlerine göre çocuk yetiştirdiler, herkes gibi…
Sanırım toplumun çoğu spektrumun bir ucuna doğru hızla giderken, ben de diğer ucuna gitmişim hızla. O yüzden de işte o lego sepetindeki top gibi, kendimi de ne yapacağımı nereye koyacağımı bilemiyorum bazen. Kendine sırılsıklam aşık bireylerin; kendini ispatlama çabası içinde; tüketimin, böbürlenmenin, “like” almanın, her şeyin “en güzeline” sahip olduğu iddiası içinde sınırları zorladığı bir toplumda nefessiz kaldığımı hissediyorum bazen.
301 çocuğun Soma’da babasız kalmasının üzerinden daha 40 gün geçmemişken -ki yas en az 40 gün sürer- babalar gününde paylaşılan yanak yanağa en minnoş babiş benimkisi temalı tontişli ponçikli resimleri anlamıyorum… Anlayamıyorum… Babalar günü dediğin, benim de bir tanesinde çalışıyor olduğum perakende şirketlerinin yılın belli dönemlerinde daha fazla satış yapması için ön plana çıkarılan, son derece uydurma bir gün. Elbette ki her baba bekler o günde aranmayı sorulmayı, boynuna sarılmasını evlatlarının… Ama çoğunluğu facebook bile kullanmayan babaların “Dünyanın en iyi babası sensin iyiki varsın bıdı gıdı” resimlerinin paylaşılmasından bir karı olduğunu sanmıyorum… Ayrıca dünyanın en iyi babası sizinki değil, benimki de değil. Onlar da hataları olan normal insanlar. “Dünyanın en iyisi” vasfını yüklemek ne ağır bir yük bir insana. Oysa her yetişkin bilmelidir ki annesi babası da insan aslında… Her haliyle kabul edildiğini bilmek, “dünyanın en iyisi” diye adlandırılmaktan çok daha şifalıdır bir insan için, rahatlatıcıdır.
Oluk oluk şehit haberleri gelirken, yalım yalım düğün resimlerini, içki masalarını, tüm takipçiler “Tamam kardeş bu haftasonu en çok sen eğlendin kabul” diye saygıyla eğilene kadar durmaksızın paylaşılan o resimleri anlayamıyorum. Beynimde mavi bir ekran yanıp yanıp sönüyor. Sistem hata veriyor çalışmıyor. Tabiki hayat devam edecek, insan en yakınında bile bir ateş yandıgında yasını tutar, acısını çeker, bekler, hayata döner ve devam eder. Ama “görmezden gelerek” yaşamak başka bir şey. Sosyal medya hazır #tbt diye bir şey uydurmuş, beklesene… Acelen ne?
Anahtar kelime “samimiyet” aslında. O kadar belli ki bir insanın “paylaşmak” için mi, yoksa “göstermek” için mi orada olduğu… O zaman aynı resim, çok farklı duygular uyandırabiliyor. Mesela Amerika’da yaşayan bir insanın memleket hasretiyle pişirip tarifini paylaştığı bir Türk yemeği gerçekten “paylaşımken”; en pahalısından bir sushi tabağı, “kendini konumlandırma, topluma ispatlama” dan başka hiçbir şey gibi görünmüyor insana… İkisi de yemek baktığında; birinde özlem, emek, tarifini vererek paylaşmak var; diğerinde neler var, satır aralarını okuyabilen insanlar görüyor zaten.
Aslında samimi olduğunda insanlar, o kadar güzel bir alan ki sosyal medya… Uzun zaman sonra bir araya gelmiş bir ailenin kalabalık sofrasını seviyorum, hobilerin dönüştüğü ürünleri görmeyi seviyorum, spora teşvik eden “Bak ben kalktım sabah sabah spor yaptım iyi hissediyorum, hadi sen de!” diyen paylaşımları çok seviyorum, kitap paylaşımlarını çok ama çok seviyorum, isterse o kahveyi içip o kitabı okumamış olsun insanlar, güzel örnek olmak bile çok değerli… Sosyal medyadan aldığım bebek haberlerine çok seviniyorum, o bebeklerin büyüdüğünü görmeyi seviyorum. Uzun yıllardır görmediğim arkadaşlarımın düğün resimlerini görmeyi çok seviyorum, bir ilkokul arkadaşını gelinlikle görmek çok keyifli… Usulünce kullansak ve bu keşmekeş hayatta birbirimizden haberdar olup gerçekten ve sadece “paylaşsak” keşke.
Bunun cılkını çıkaran, balayından 82 resimle ne kadar para harcadığına hepimizi ikna eden, ülkede o gün nasıl bir trajedi yaşanmış olursa olsun doğumgününden 98 kare koymadan rahat edemeyen, terfii ettiğinin altını en az 25 çiçek resmiyle çizen, Menüden seçip ısmarladığı pahalı bir yiyeceği (wtf?) canı çeken ve gücü yetmeyenlerin begenisine sunan, sevgililer gününde (o özel günlerin en uydurması da bu) gelen pırlanta kolyeyi hepimizin gözüne sokanlar suçlu mu peki? Onlar tü kaka mı?
Değil.
Onlar aslında varolmak çabasındalar. Onlar sadece mutluyken kabul görmüş, başarılıyken sevilmiş, iyi not alınca aferini kapmış çocuklar. Bak ben ne yaptım, bunu da yaptım, buna da ulaştım daha çok sev, daha çok beğen beni; bunu da başardım diye yorgun düşen savaşçılar.

Şahit olduğumuz o sahtelik; “Empati yapamayanların sempati ihtiyacı” aslında. Hiç kızmıyorum, kızamıyorum onlara… Onları çevreye karşı duyarsız yetiştiren ve her daim kendini ispatlamak zorunda bırakan aileler var ya, sözüm onlara…