uykular çok daha derin olur baba evinde. büyük şehirlerin tozlu caddelerinden çok çok uzaktadır çünkü. anahtarını çantandan çıkarmazsın gelince. kapıyı çalar öyle girersin, ama yalnız sen girersin içeriye. öyle stresler, sıkıntılar giremez, olmaz. deterjan kokan çarşaflar olur veya sevdiğin yemekler. çocukluk anılarınla dolu çekmecelerin vardır, açıp tebessümle bakar yine kapatırsın. hiçbirini de almazsın yanına. "bunlar burda böylece kalsın". bazen neşe içinde gelir, bazen canını zor atarsın. ne olursa olsun kalkıp gelebilme lüksün vardır. zaten hayatı yaşanılır kılanda budur senin için. ıssız adandır burası, üç şey almazsın gelirken yalnız gelirsin. bütün üzüntülerin kum gibi dökülür yatağına, döndükçe gıcırdar eski bir yataktır muhtemelen. 17 yaşının heyecanları uykunu kaçırdığındada burada yatmışsındır, gözyaşlarının yastığını ıslattığı gecelerde de. ama ne hikmetse o zamanlar daha deliksizdir uykuların. ne gece bir ses duyar, ne de içinde bir sıkıntı duyar uyanırsın. ancak sabah annenin sesiyle gözlerini açarsın... kabuğundur burası; çocukluğun boyunca delip gitmek, sornada sık sık dönüp sığınmak istediğin. gidicek bir evin varsa her şeyin vardır. hayata her zaman yeniden başlayacak gücü bu çatı altında bulabileceğini bilirsin.
"ararım tadını,
eve dönmenin, yolu bilmenin...
kimin kimin bu sessiz eller, mor halkalı yaralı gözler kıyılarıma vuran sen misin?.."
en çok olmak istediğin, en çok sevildiğin yerdir evin.
dağları delerim edasıyla çıkıp gittiğin günden beri, seni aynı sıcaklığıyla beklemiştir. her yenilgini her zaferini duvarlarına not almış, seni sen yapıp, yine yollamıştır. ve beklemeye devam etmiştir. bir ud tıngırtısı, gece haberlerinin kısık sesi salondan gelirken sen huzur uykularına dal diye...
Saturday, December 16, 2006
baba evi
Wednesday, December 06, 2006
gerçek
gerçek bazen senin inandığın gibidir.
duydukların, gördüklerin, tahminlerin bir de inanmak istediklerin bazen seni delirtmek ister gibi birbiriyle çelişir.
karşındakinin yüzüne baktığında, hatta bazen bakamadığında ne hissettiğindir gerçek.
o henüz duru bir suysa senin içinde,
sözleride yaptıklarıda çözülür o berrak suda...
lakin eğer dururda bir damla mürekkep damlatırsa...,
ve hiç geçmeyecek hafif bir mavilik o suyu sararsa
-ki mürekkep asla suda çözülmez-
artık hep biraz mavidir o su, gelecek olaylar hiç bir şeyi değiştirmez
daha mavi olur olsa olsa
duru olamaz.
ama o henüz duru bir suysa senin içinde
ve damlayan her şeyi içinde çözebiliyorsan
inandığın masumiyetini koruyabiliyorsa baktığın veya henüz hiç bakmamış olduğun yüzü,
o zaman gerçek senin inandığın gibidir.
zaten duruluğunu bozamamışsa bu olan biten
inanmayıp ne yapacaksın?
zaten bir yalana bile inanamayacaksan buna inançlı olmak denir mi?
kim bilir neler çözdüğün suya, mürekkep damlamasın yeter ki
bakınca öbür tarafını dibini gördüğün, seffaf suyun öylece çalkalansın içinde.
o sırada hayat seyretsin kendi deminden.
vapura binip köpükleri izle mesela, sevdiğin filmi izle
sesini duymayı özlediğin birini ara, veya sadece kaybettiğin anahtarını.
böyle basit yaşa, kurcalamaya gelmez hayat.
bilmediklerin muhtemelen bilmek istemediklerindir zaten.
ve inancını yitireceksen sen en halim selim tavırların arasında
en fırtınalı günlerde inanmışken inanamaz olursun karşındakine
bulanık mavi suyun arkasından görürsün onu.
ağzıyla kuş tutsa olmaz.
şüphe düştüğü yüreği, sallanan gemilere bindirir bulandırır.
sağına soluna bakmadan dümdüz ona baktığında inanıyorsan,
inançlarını güvercini tutar gibi hafif, kardeşinin elini tutar gibi sımsıkı tut.
tek bir anını lekelemesin sözler, yüzler, olaylar
" hayat aldığın nefeslerin aritmetik toplamı değil, nefesini kesen anların slayt gösterisidir" diye inan
ve nefesini kesen karşındakiyse, o öyle değilse bile sen onu öyle san.
hiç bir yalana inanmak kaybettirmez insana, bir gerçeğe inanmamış olmak kadar
hem zaten gerçek dediğin,
senin inanmak istediğin...
duydukların, gördüklerin, tahminlerin bir de inanmak istediklerin bazen seni delirtmek ister gibi birbiriyle çelişir.
karşındakinin yüzüne baktığında, hatta bazen bakamadığında ne hissettiğindir gerçek.
o henüz duru bir suysa senin içinde,
sözleride yaptıklarıda çözülür o berrak suda...
lakin eğer dururda bir damla mürekkep damlatırsa...,
ve hiç geçmeyecek hafif bir mavilik o suyu sararsa
-ki mürekkep asla suda çözülmez-
artık hep biraz mavidir o su, gelecek olaylar hiç bir şeyi değiştirmez
daha mavi olur olsa olsa
duru olamaz.
ama o henüz duru bir suysa senin içinde
ve damlayan her şeyi içinde çözebiliyorsan
inandığın masumiyetini koruyabiliyorsa baktığın veya henüz hiç bakmamış olduğun yüzü,
o zaman gerçek senin inandığın gibidir.
zaten duruluğunu bozamamışsa bu olan biten
inanmayıp ne yapacaksın?
zaten bir yalana bile inanamayacaksan buna inançlı olmak denir mi?
kim bilir neler çözdüğün suya, mürekkep damlamasın yeter ki
bakınca öbür tarafını dibini gördüğün, seffaf suyun öylece çalkalansın içinde.
o sırada hayat seyretsin kendi deminden.
vapura binip köpükleri izle mesela, sevdiğin filmi izle
sesini duymayı özlediğin birini ara, veya sadece kaybettiğin anahtarını.
böyle basit yaşa, kurcalamaya gelmez hayat.
bilmediklerin muhtemelen bilmek istemediklerindir zaten.
ve inancını yitireceksen sen en halim selim tavırların arasında
en fırtınalı günlerde inanmışken inanamaz olursun karşındakine
bulanık mavi suyun arkasından görürsün onu.
ağzıyla kuş tutsa olmaz.
şüphe düştüğü yüreği, sallanan gemilere bindirir bulandırır.
sağına soluna bakmadan dümdüz ona baktığında inanıyorsan,
inançlarını güvercini tutar gibi hafif, kardeşinin elini tutar gibi sımsıkı tut.
tek bir anını lekelemesin sözler, yüzler, olaylar
" hayat aldığın nefeslerin aritmetik toplamı değil, nefesini kesen anların slayt gösterisidir" diye inan
ve nefesini kesen karşındakiyse, o öyle değilse bile sen onu öyle san.
hiç bir yalana inanmak kaybettirmez insana, bir gerçeğe inanmamış olmak kadar
hem zaten gerçek dediğin,
senin inanmak istediğin...
Subscribe to:
Posts (Atom)
