Yeğenim Batu’nun lego sepetini
döktük bir gün, legolardan harika bir çiftlik inşaa ediyoruz. Keyifli keyifli
oynuyoruz yani hala-yeğen. Bir tane de küçük top girmiş lego sepetinin içine,
onu ne yapacağımızı bir türlü bilemiyoruz. Batu en sonunda durdu yüzüme baktı “Topu
ne yapacağız hala?”
Kendimi bazen lego sepetindeki
top gibi hissediyorum.
Hep
düşünüyorum da, Türk toplumunun en büyük sorunu “empati” yapamamak galiba.
Benim kendi ufak dünyamda en büyük sorunum da, kimsenin yapmaya tenezzül
etmediği bu “şeyi” baş görevim edinmiş olmak.
Annem aynı zamanda anaokulu
öğretmenimdi. Bana sadece bir defa dedi ki; “Senin annen bütün gün yanında, ama
o çocuklar annelerinden ayrılıp okula geliyor ve gün boyu annelerini özleyip
duruma alışmaya çalışıyorlar. Sen bana okulda “Anne” dersen, sarılıp öpersen,
üzülürler. O yüzden okuldayken öğretmenin olarak gör beni.” Tabii öyle
göremezdim, ama öyle görmesem de öyle davranırdım. Daha 5 yaşında başladım yani
empati yapmaya… Küçükken yazlıkta bazen boğazım şişerdi hasta olurdum, denize
giremezdim. O günlerde, isterdim ki o hafta deniz hep dalgalı olsun, kimse
giremesin. Annem bana hep “Işıl sen koca yaz boyu burdasın, ama sadece 1 hafta
tatile gelen bir sürü insan var etrafta. Denize girmek onların da hakkı. O
yüzden deniz hep düzgün çarşaf gibi olsun diye dua et bu hafta, kendin için
değil onlar için”derdi. Üniversiteye girdim, ilk defa bir fabrikada staj
yapacağım zaman babam dedi ki; “Fabrikada gezerken orada çalışan işçilere
sürekli selam vereceksin, kolay gelsin diyeceksin. Yoksa eğitimli insanların
kendilerini onlardan daha önemli gördüğünü zannederler, rahatsız olurlar.”
İşte böyle yüzlerce örneğim var…
Bana hiç “çalış, başarılı ol, kariyer yap, evlen vb.” denmedi büyüdüğüm evde.
Önemli olan hep kendini başkalarının yerine koymak, çevrene değer vererek
yaşamaktı. Bir de sağlıklı ve mutlu olmak. İş güç kariyer para mesele değildi.
İlk romanım yayınlandığında yazlıkta yan komşumuzun anneme balkondan
seslendiğini duydum, “Ya Sema Işıl çocukluğundan beri çok özel bir çocuktu ama
bu kadar güzel bir roman beklemiyordum! Nasıl bunca şey biriktirmiş?” Annem de
çiçekleri sularken başını bile kaldırmadan “Ne bileyim valla çok sever
küçüklüğünden beri hikaye uydurmayı zaten öyle aklına gelmiş gelmiş yazmış
işte.” Elbette mutluydu bir hayalimi gerçekleştirdiğim için, o kitap çok
beğenilip çok sattığı için. Ama böbürlenmiyordu. Onun için kendisiyle barışık
ve çevresine değer veren bir çocuk yetiştirmek önemliydi çünkü. Armut dibine
düştüğünden, ben de hep insanın en önemli erdeminin sevgi ve saygı olduğunu
düşündüm, başımıza gelen güzellikler evet bizimdi ve çok özellerdi, paylaşmaya
değerdi. Ama öncelikle çevremizden sorumluyduk. Ofisteki çaycının ne sıkıntısı
var bilmiyorsak, onun için elimizden geleni yapmıyorsak, kapıdaki güvenliğin
adını bilip her sabah adıyla selam vermiyorsak o ofiste hangi pozisyonda çalıştığımızın
hiçbir anlamı ya da değeri yoktu.
Böyle böyle minik bir empatisyen
yetişti yani. Bunun kendisine ne büyük yük olacağını da o zamanlar bilemiyordu
tabii. Bunun için ailemi ne “mükemmel” diye tanımladım, ne de “Aaaa niye böyle
yaptılar” dedim. Onlar kendi ilkelerine göre kendi erdemlerine göre çocuk
yetiştirdiler, herkes gibi…
Sanırım toplumun çoğu spektrumun
bir ucuna doğru hızla giderken, ben de diğer ucuna gitmişim hızla. O yüzden de
işte o lego sepetindeki top gibi, kendimi de ne yapacağımı nereye koyacağımı
bilemiyorum bazen. Kendine sırılsıklam aşık bireylerin; kendini ispatlama
çabası içinde; tüketimin, böbürlenmenin, “like” almanın, her şeyin “en güzeline”
sahip olduğu iddiası içinde sınırları zorladığı bir toplumda nefessiz kaldığımı
hissediyorum bazen.
301 çocuğun Soma’da babasız
kalmasının üzerinden daha 40 gün geçmemişken -ki yas en az 40 gün sürer-
babalar gününde paylaşılan yanak yanağa en minnoş babiş benimkisi temalı
tontişli ponçikli resimleri anlamıyorum… Anlayamıyorum… Babalar günü dediğin,
benim de bir tanesinde çalışıyor olduğum perakende şirketlerinin yılın belli
dönemlerinde daha fazla satış yapması için ön plana çıkarılan, son derece
uydurma bir gün. Elbette ki her baba bekler o günde aranmayı sorulmayı, boynuna
sarılmasını evlatlarının… Ama çoğunluğu facebook bile kullanmayan babaların “Dünyanın
en iyi babası sensin iyiki varsın bıdı gıdı” resimlerinin paylaşılmasından bir
karı olduğunu sanmıyorum… Ayrıca dünyanın en iyi babası sizinki değil, benimki
de değil. Onlar da hataları olan normal insanlar. “Dünyanın en iyisi” vasfını
yüklemek ne ağır bir yük bir insana. Oysa her yetişkin bilmelidir ki annesi
babası da insan aslında… Her haliyle kabul edildiğini bilmek, “dünyanın en
iyisi” diye adlandırılmaktan çok daha şifalıdır bir insan için, rahatlatıcıdır.
Oluk oluk şehit haberleri
gelirken, yalım yalım düğün resimlerini, içki masalarını, tüm takipçiler “Tamam
kardeş bu haftasonu en çok sen eğlendin kabul” diye saygıyla eğilene kadar
durmaksızın paylaşılan o resimleri anlayamıyorum. Beynimde mavi bir ekran yanıp
yanıp sönüyor. Sistem hata veriyor çalışmıyor. Tabiki hayat devam edecek, insan
en yakınında bile bir ateş yandıgında yasını tutar, acısını çeker, bekler,
hayata döner ve devam eder. Ama “görmezden gelerek” yaşamak başka bir şey.
Sosyal medya hazır #tbt diye bir şey uydurmuş, beklesene… Acelen ne?
Anahtar kelime “samimiyet”
aslında. O kadar belli ki bir insanın “paylaşmak” için mi, yoksa “göstermek”
için mi orada olduğu… O zaman aynı resim, çok farklı duygular uyandırabiliyor.
Mesela Amerika’da yaşayan bir insanın memleket hasretiyle pişirip tarifini
paylaştığı bir Türk yemeği gerçekten “paylaşımken”; en pahalısından bir sushi
tabağı, “kendini konumlandırma, topluma ispatlama” dan başka hiçbir şey gibi
görünmüyor insana… İkisi de yemek baktığında; birinde özlem, emek, tarifini
vererek paylaşmak var; diğerinde neler var, satır aralarını okuyabilen insanlar
görüyor zaten.
Aslında samimi olduğunda
insanlar, o kadar güzel bir alan ki sosyal medya… Uzun zaman sonra bir araya
gelmiş bir ailenin kalabalık sofrasını seviyorum, hobilerin dönüştüğü ürünleri
görmeyi seviyorum, spora teşvik eden “Bak ben kalktım sabah sabah spor yaptım iyi
hissediyorum, hadi sen de!” diyen paylaşımları çok seviyorum, kitap
paylaşımlarını çok ama çok seviyorum, isterse o kahveyi içip o kitabı okumamış
olsun insanlar, güzel örnek olmak bile çok değerli… Sosyal medyadan aldığım
bebek haberlerine çok seviniyorum, o bebeklerin büyüdüğünü görmeyi seviyorum. Uzun
yıllardır görmediğim arkadaşlarımın düğün resimlerini görmeyi çok seviyorum,
bir ilkokul arkadaşını gelinlikle görmek çok keyifli… Usulünce kullansak ve bu
keşmekeş hayatta birbirimizden haberdar olup gerçekten ve sadece “paylaşsak”
keşke.
Bunun cılkını çıkaran, balayından
82 resimle ne kadar para harcadığına hepimizi ikna eden, ülkede o gün nasıl bir
trajedi yaşanmış olursa olsun doğumgününden 98 kare koymadan rahat edemeyen,
terfii ettiğinin altını en az 25 çiçek resmiyle çizen, Menüden seçip
ısmarladığı pahalı bir yiyeceği (wtf?) canı çeken ve gücü yetmeyenlerin
begenisine sunan, sevgililer gününde (o özel günlerin en uydurması da bu) gelen
pırlanta kolyeyi hepimizin gözüne sokanlar suçlu mu peki? Onlar tü kaka mı?
Değil.
Onlar aslında varolmak
çabasındalar. Onlar sadece mutluyken kabul görmüş, başarılıyken sevilmiş, iyi
not alınca aferini kapmış çocuklar. Bak ben ne yaptım, bunu da yaptım, buna da
ulaştım daha çok sev, daha çok beğen beni; bunu da başardım diye yorgun düşen
savaşçılar.
Şahit
olduğumuz o sahtelik; “Empati yapamayanların sempati ihtiyacı” aslında. Hiç kızmıyorum, kızamıyorum onlara… Onları çevreye karşı duyarsız
yetiştiren ve her daim kendini ispatlamak zorunda bırakan aileler var ya, sözüm
onlara…

No comments:
Post a Comment