Sunday, September 28, 2014

Çiğdem

Kız arkadaşlarımı çok seviyorum. Tarifsiz incelikleri var. Onlarla gurur duyduğum gibi sırlarını da gözüm gibi saklıyorum, içimde bir kirli çamaşırlar sepeti var ve bende güvende.


Romanlarımdaki kadın karakterleri artık onlardan esinleniyorum. Onları yazmaya karar verdim. Bir gün olur da bu harika hafızam yerini unutkanlığa bırakırsa ne kadar özel olduklarını hatırlamak istiyorum. Belki bu yazı dizisine sonra diğer sevdiklerimle devam ederim.


Çiğdem'den başlamak istiyorum çünkü onu aylardır göremedim. Büyük şehrin koşuşturmacası içinde her yere koştuk ama birbirimize koşamadık. Yine de bir gün olsun darılıp gücenmedik. Bizim tılsımımız burada.


Çiğdem hiçbir zaman çok iddialı değildir, ama "günün sonunda" dönüp baktığımda hep en doğru noktada onu görürüm.


Bir kere ona duyduğum güveni şöyle anlatabiliriz. Telefon rehberimde ilk onun adı var. Neden mi? Hepimizin başına gelmiştir, telaşlı bir anımızda telefon rehberindeki ilk kişiye çok abesle iştigal bir mesaj atmışızdır. Bu kişinin adı Ahmet olur genelde. İşte benim rehberimde Çiğdem var ilk başta, çünkü ondan gizleyecek hiçbir şeyim olmadı bu zamana kadar. Hakkında söyleyecek kötü bir sözüm olmadı hiç, olunca da lank diye yüzüne söyledim, o da bana cevabını verdi, ikimiz de oralı olmadık.


Çiğdem'le ilgili en çok gurur duyduğum şey büyük bir mütevazilikle taşıdığı yüksek IQ'su. Kimsenin çözemediği geometri sorularını bir bakışta çözer ama yüzüne gülümseme bile koymaz bu durum. Bir bardak su içmiş gibi döner gider.


Ne istediğini o kadar iyi bilir ki bu kadar yıllık dostluğumuzda ona hiç öneride bulunmadım. Hayatı proje haline getirmez, istediğini yaşar. Bir çok insan önce ev alır sonra çocuk yapar mesela, günümüzün ekonomik koşullarında çok da normaldir bu istek. Ama Çiğdem arabası bile yokken yaptı çocuğu, taksiye atıp oradan oraya götürdü, gezmelerde pürüz gibi görmedi bebeğini, salonun bir köşesinde kucağında uyuttu, hararetli sohbeti kaçırmadı. Kızını da çok seviyorum ama fazla değinmeyeceğim çünkü bu yazının konusu Çiğdem. Çünkü zaten 1,5 senedir ağırlıklı olarak kızını sevdim bu yüzden onunla çok ilgilenemedim. Ona en son ne zaman hediye aldığımı hatırlayamadım şu an mesela ve çok utandım. O ise doğum günümde en büyük meyve sepetini yollamıştı geçen sene. 


Onu istemeye geldikleri gün evindeydim, "Çiğdem bu etek çok kısa değil mi, akrabalar laf etmez mi, daha uzun bir şey giysene dedim." "Ama ben bunu giymek istiyorum" dedi ve uzatmadı. Bu kadar basit düşünebilmesine hayranım. Benim aklımda tilkiler dolaşırken o berrak bir gökyüzüne bakıyor, aslan parçası.


Bir sorunla gittiğimde çok mantıklı bir teselli verir, ya da vermez. Yani öyle laf olsun diye "üzülme canım" falan demez. Demesin de zaten. Kuru lafa karnım tok.


Kusurları yok mu, elbette vardır. Ama hani ne demiş Frank Sinatra "Too few to mention" işte, aynen öyle.


Yıllık yazısında onunla dostluğumuzu ayçiçeği metaforu ile anlatmıştım, o nedenle ayçiçekleri bana hep onu hatırlatır ve bu yüzden çok severim.


Umarım kocası ve kızı ile çok mutlu olur. Sabredebilirsem doğum gününe kadar bekleyip bu yazıyı onunla doğum gününde paylaşacağım. Ama sanırım dayanamam ve bitince hemen yollarım. İşte ben de buyum. O da Çiğdem. Benim güzel çiçeğim.















No comments: